Akşemseddin Hz’nin Göynük’ten Fatih’e Yazdığı Mektup

İstanbul’un fethinden sonra ’e yerleşen .nin Fatih sultan Mehmed’e yazdığı mektup

Uzun bir kâğıda 24 satır hâlinde yazılan mektup duâ ve hamdele ile başlamakta ve daha sonra Hazret, “‘Arz-ı fakîr budur ki…” hitap ifâdesiyle söze giriş yapmaktadır6. Akşemseddîn bundan sonra bilinmeyen bir olay nedeniyle Sultan Mehmed’i dünya rahatlık ve lezzetlerinin âhirettekilere nispetle hiç mesâbesinde bulunduğunu, belânın peygamberlerin, velîlerin ve onlara yakın olan kimselerin yolu olduğunu ve bu yol üzerinde bulunmak lütfuna eriştiği için üzülmemesi, aksine sevinmesi gerektiğini söyleyerek tesellî etmektedir7. Kur’ân’da bir zorluğun iki kolaylık arasında zikredildiğini belirterek, İnşâ’a’llah yakında bütün zorlukların kolaylığa dönüşüp her tarafta düşmanların zelîl ve kahrolacağını söylemekte; ona hükümdarın devlete olan nispetinin rûhun bedene olan nispeti gibi olduğunu hatırlatıp, kendi devletinin ıslahından başka hiçbir şeyle ilgilenmemesini ederek, başkaları ‘ahdinden dönse bile hiçbir sûrette ‘ahdinden dönmemesini öğütlemektedir8.

Daha sonra Akşemseddîn Hazretleri, İstanbul’dan ayrılıp Göynük’e yerleşmesi nedeniyle pâdişâhın aklına herhangi bir kötü düşünce gelmemesini, anne-babasının ısrarla da’vet etmeleri nedeniyle geldiğini ifâde ederek; mektubunu, orada bir süre fakîrlere hizmet ve devlete duâ etmekle meşgul olacağını bildiren şu ilginç cümlelerle bitirmektedir:

“Fakîrüñ bu tarafa gitdügine pâdişâhuñ mübârek hâtırına gubâr gelmeye ki, vâlideyn bir nice kerre mektûb göndermekden soñra âdem göndermişler, anlaruñ rızâsın tahsîl itmegiçün geldük. Ümmîzdür ki bir kaç gün bu fakîrlerüñ rızâsında olub, devâm-ı devlet ve ezdiyâd-ı haşmet du’âsına meşgûl olavuz. Eger pâdişâha huzûr-ı sûrımuz maksûd olursa, İnşâ’a’llâh ya biz anda varavuz ya pâdişâh gele. Diyâr-ı ‘Arab’ı varup bilece feth idavüz. Ammâ Türkmân’dan gâfil olmayasız, igen de ipin salı-virmeyasiz. Bilmiş olasız.9

Bu ifâdelerin ardından mektup, Hazret’in “Ez’afu’l-‘ibâd Muhammed el-fakîr” imzâsıyla sona ermektedir10.

Mektubun Târihî Açıdan Önemi:

Akşemseddîn Hazretleri’nin Fâtih’e Göynük’ten yazdığı mektup, öncelikle Hazret’in Menâkıb’ ındaki, Sultân’ın kendisine gösterdiği aşırı ilgi ve teveccüh nedeniyle İstanbul’dan ayrılıp Göynük’e gittiği yönündeki bilgileri kesin bir sûrette te’yid etmektedir. Mektubun başka bir diyardan yazılması ve Hazret’in: “Eger pâdişâha huzûr-ı sûrımuz maksûd olursa, İnşâ’a’llâh ya biz anda varavuz ya pâdişâh gele.” şeklindeki ifadesi, hâl-i hazırda orada bulunduğunun ve Fâtih’in kendisine duyduğu ilginin açık bir göstergesi olduğu gibi; oraya annesi ve babasının dâveti nedeniyle geldiğini söyleyerek pâdişâhı tesellî etmesi de, göçün Menâkıb-nâme’de yazdığı gibi pâdişâhtan habersiz bir şekilde gerçekleştiğine delil teşkil etmektedir11.

Bu bilgiler istisnâ edilirse, mektubun asıl önemi; Fatih’in doğudaki fetih rotasını belirleyecek olan mühim bâzı siyâsî çekişmelerin ilk kez hangi tarihlerde başladığını, ulaştığı boyutları ve Akşemseddîn’in bunu ne şekilde algıladığını tespit noktasında kendini izhâr etmektedir. Bu bakımdan mektup; Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonraki 5 yıllık süreçte meydana gelen siyâsî gelişmeleri, bizzat Hazret’in dilinden orijinal bir surette, sıcağı sıcağına aktarması yönüyle de büyük bir önem arz etmektedir.

Fâtih Sultan Mehmed’in fetihten sonraki icraatlarına ve fetih sonrası İslâm dünyasında meydana gelen gelişmelerle bağlantısına ışık tutacak resmî belgelerin sayısı oldukça azdır12. Özellikle Anadolu ve etrafında meydana gelen gelişmelerin başlangıcından sonuna kadar tâkip edilmesini sağlayacak nitelikte çok az sayıda kaynak ve belgeye rastlanmaktadır. Bu konudaki bilgi boşluğunu tamâmen dolduracak şekilde; Akşemseddîn Hazretleri mektupta daha 863/1459’dan önce “‘ahdin nakz” etmiş düşmanları bulunduğundan bahsederek, bunlara karşı Fâtih’in bozulan moralini yatıştırmaya çalışmakta ve kastettiği düşmanların pâdişâhın rutin fetih sahası olan Avrupa’dan farklı bir tarafta bulunduklarını: “her tarafda a’dâ makhûr ve zelîl ola.” sözü ile açıkça vurgulamaktadır.

İşte bu düşmanlarla kastedilenlerin kim olduğu sorusunun cevâbı, Şeyh’in mektubun devâmındaki: “Diyâr-ı ‘Arab’ı varup bilece feth idâvüz.” cümlesi ile ortaya çıkmaktadır. Bilindiği üzere “diyâr-ı ‘Arab” denilen yer, Memlûkler’in hâkimiyeti altında bulunan Mısır topraklarıdır. Hazret bu cümleden sonra Fâtih’e: “Ammâ Türkmân’dan gâfil olmayasız, igen de ipin salı-virmeyêsiz.” diyerek, Memlûkler’e çok yakın bir noktada bulunan Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Karamanaoğullları gibi beylikler arasındaki sorunun da eş zamanlı olarak, daha o tarihlerde başladığına ilişkin açık bir gönderme yapmıştır.

Akşemseddîn Hazretleri “Diyâr-ı ‘Arab”, yâni Mısır sultânının ahde riâyet etmediğini belirtmekle birlikte, mektupta Fâtih’le aralarındaki çekişmenin ana sebebini zikretmez. Fakat bunun sebebinin, İstanbul’un fethinden sonra özellikle bu bölgede Osmanlılar’a karşı harâretlenen hâkimiyet mücâdelesi fikri olduğu peşinen tahmin edilebilir. Çünkü İstanbul’un fethinden sonra Fâtih, Mekke şerifi ve Karakoyunlu hükümdârı Cihân-şâh’la birlikte, hilâfet merkezi olması ve öteden beri atalarıyla iyi geçinmeleri nedeniyle Mısır’ın yeni sultânı Seyfeddîn İnâl el-Ecrâd’a da13 cülûsunu kutlamak için mutâd üzere bir tebrik-nâme ve İstanbul’un alındığını bildiren bir fetih-nâme göndermişti14. Ancak Fâtih’in elçisi el-Kabûnî 29 Şevvâl 957/4 Kasım 1453’te Kahire’ye vardığı zaman, taltif yerine Mısır sultânının beklenmedik şaşkınlığı ve soğuk muâmelesi ile karşılaştı.

Karamanoğlu İbrâhîm Beg’in 867/1463’te ölümünden sonra Karaman’da yaşanan hâkimiyet mücâdeleleri sırasında, Karamanoğulları ve Turgudoğulları’nın Osmanlılar’a karşı düşmanlıkları iyice hararetlenecek; Karaman velîahtı İshak Beg’in Mısır’ın himâyesini istemesi ve Uzun Hasan’la bağlantı içinde hareket etmesi ise, Osmanlılar’ı Akkoyunlular ve Mısır Memlûk Sultanlığı’yla karşı karşıya getirecekti. Akşemseddîn Hazretleri’nin tavsiyesi doğrultusunda sabırla beklemekte olan Fâtih, nihâyet 870/1466 yılı içinde, yerini bir sır gibi sakladığı uzak bir beldeye sefere çıkacağını ilân etti. Ancak, Karamanoğlu Pîr Ahmed’in göndermekle yükümlü olduğu orduyu göndermemesi üzerine Fatih, birdenbire rotasını Karaman’a çevirip Karaman ve Larende’yi kuşatacak, Ahmed Beg’in kaçması sonucu Rûm Mehmed Paşa’yı Varsak üzerine yollayacak, Pîr Ahmed sonunda çareyi Mısır sultânı ve Akkoyunlu hükümdârının himâyelerine sığınmakta arayacaktı15.

Karamanoğlu Ahmed Beg’i yakalama işine İshak Paşa’yı memur eden Fâtih, Mısır Sultânı’na Arapça bir mektup göndererek, aralarındaki dostluğun zedelenmesinden yana değilse, “emir ve nâ’iblerinin himâye ettiği” Karamanoğlu’nu derhâl kendisine teslim etmesini istedi16. Tursun Beg ve Kemâl Paşa-zâde, pâdişâhın Karamanoğlu üzerine yürümeden önce, daha en başta gizli tuttuğu seferinin aslında “Mısır ve Halep taraflarına yapılacağını” söylemek sûretiyle, Akşemseddîn Hazretleri’nin mektubundaki sözleri şerh ve te’yid etmektedir17. Mısır Sultânı’nın sinsi fiillerinden haberdar olan ve mektupla bunun önünü kestikten sonra, onun himâyesindeki Alâ’iyye beyliğini de çekinmeden ortadan kaldıran Fâtih, ilerleyen yıllarda Karaman beyliğini haritadan tamâmen silmekle kalmayacak, Pîr Ahmed’in yeni hâmîsi Uzun Hasan’ın da üzerine yürüyerek, 16 Rebî’u’l-evvel 878/11 Ağustos 1473’te Otlukbeli’nde karşısına çıkan Akkoyunlu ordusunu, bir daha toparlanmamak üzere fecî bir şekilde yenilgiye uğratacaktır.

Fâtih Sultan Mehmed’in, mektupta “diyâr-ı ‘Arab” diye işâret edilen Mısır ve Suriye Memlûkler’i üzerine yürümesinin ana sebebi, aslında iki taraf arasındaki gizli bir hâkimiyet mücâdelesine dayanıyordu. Fâtih Trabzon’u feth ettiğinde her ülkeden elçiler gelip: “Vilâyet mübârek olsun!” mesajlarını ilettiği hâlde, Mısır sultânı bilinçli olarak elçi göndermemişti18. Sultan Mehmed’in kayınpederi Dulkadiroğlu Süleyman Beg’in toprakları, o târihlerde Memlûkler’le Osmanlılar’ı birbirinden ayıran tampon bir bölge konumundaydı. Süleyman Beg’in ölümü üzerine Fâtih, aradaki akrabalık bağı nedeniyle duruma müdâhale ederek, Mısır’ın desteklediği, ancak halkın istemediği Şah-budak’ın yerine kardeşi Şehsuvar Beg’i tâyin etti19 ve Sultân’a bu girişiminde herhangi bir düşmanlık niyeti bulunmadığını mektupla bildirdi. Sultan Mehmed 763/1359’da Hicaz’dan dönen bir Osmanlı hacısının ihbârı üzerine, oradaki yıkık su kuyularını tâmir için bâzı ‘azîzleri yollamış; ancak Mısır ümerâsına yardım ricâsı ile gönderdiği mektup20, ‘azîzlerin hakarete uğrayıp kovulmaları ile sonuçlanmıştı21. Memlûk yönetimi Fâtih’e inat Şahbudak’ı desteklemeye devâm etti ve Şehsuvar’a karşı düşmanca hareketler sergilemekten çekinmedi. Buna karşılık Şehsuvar Beg, 1467’de Mısır sultânı Seyfeddîn Hoşkadem’in (1461-1467) ordularını iki defâ dağıttı. Sultan, Fatih’in kudretinden çekinerek, arayı iyi tutmak için su kuyuları işini önleyen ümerâyı öldürttü ve İstanbul’a bir elçi heyeti yolladı. Fâtih de Hoşkadem’e bir elçi gönderdi, ancak Mısır sarayı Osmanlı elçisini beklenmedik bir şekilde aşağıladı22. Memlûk Sultânı’nın gönderdiği yeni elçiyi oldukça iyi karşılayan Fâtih, ona Sultân’larının kânûn kâ’ide bilmez biri olduğunu söyleyince, Sultan Hoşkadem bir ara Osmanlı sultânını öldürmeleri için fedâîler bile göndermeye cür’et etti23. Şehsuvar 1471’de Memlûkler’e yenilince idâm edildi ve Mısır Sultânı ahdini bozarak tekrar Şahbudak’ı beylik tahtına geçirmek istedi. Fâtih ise buna karşılık, oğlu Bâyezîd’in himâyesine sığınan Alâüddevle’yi bölgeye gönderdi. Şahbudak bunları mağlup edince, aralarında Şehzâde Bâyezîd’in kapıcısının da bulunduğu Osmanlı kuvvetleri Mısır’a tâbî olan Sîs nâibine sığındılar; ancak o, hepsinin başlarını kestirerek Kahire’ye yolladı. Mısır sultânı Kayıtbay ise bu defâ düşmanlığını açıkça izhar ederek, Fâtih’e hakâret kastıyla, bu başlarla meydanlarda top oynatmak gibi çirkin bir fiile kalkıştı24. Sultân’ın bu aşağılık hareketi Fâtih için bardağı taşıran son damla olmuştu; Alâüddevle’yi yeni bir birlikle bölgeye göndererek Şahbudak’ın ordusunu perişan ettirdiği gibi25, uzun zamandır devâm eden Mısır işini de artık kesin olarak çözmeye karar verdi.

Fâtih’in tarihçisi Tursun Beg, Sultan Mehmed’in ölümünden kısa bir süre önce, 27 Safer 886/27 Nisan 1481 tarihinde ordû-yı hümâyûna ansızın savaşa hazırlık emrini verdiğini söyler, ancak: “Cihet-i sefer taraf-ı Anatolı olduğı ma’lûm olundı; ammâ ‘Arab mı, ‘Acem mi ma’lûm olmadı.” der26. Bununla birlikte müellif, seferle ilgili bâbı “Güftâr der Kasd-kerden-i Pâdişâh-ı İslâm be-İstihlâs-ı Mısr u Şâm” başlığı altında sunarak27, bu konuda seferin Mısır Memlûkler’i üzerine olduğuna dâir net bir mâlûmâta ulaştığına da açıkça işâret eder.

İbn Kemâl (Kemâl Paşa-zâde) ise Târîh-i İbn Kemâl’in VII. Defter’inde, Sultan Mehmed’in ölümünden önceki son seferinin Memlûkler’in hâkimiyeti altındaki “‘Arab tarafına”; “Haleb” ve “Şâm”daki “Çerkes nâ-kesleri” üzerine olduğunu daha açık bir dille belirterek: “Leşker-i sitâre-şümârla Şehriyâr-ı Rûm kişver-i Şâm’a hücûm itdi, deryâ-yı cihân-peymâ-yı garbı ‘Arab tarafına sarf idüb ol diyâra akıtdı.” der28. Pâdişâhın oraya gitmekteki amacını ise: “Kasdı buyıdı ki; sûr-ı sengîn-i Haleb’i âbgîne gibi top-taşıyle şikest ide, Çerkes nâ-keslerini pây-ı harble lekedkûb idüb, ol serkeşleri darb-ı destle pest ide.” cümleleriyle ifâde eder29.

Tursun Beg, Fâtih’in son vezîri Karamânî Mehmed Paşa’nın, o sırada nikris zahmetinden muzdarip olan Sultân’a: “İnşâ’a’llâhü’l-Mennân Mısr’a Sultân olursız, ol mülki tercîh idüp anda kalursız. Rûm’ı şehzâdelerüñüze erzânî buyurursız ve vilâyet-i mevrûs fukarâsı ki, ahbâb-ı kadîmdür, dîdâr-ı ferhunde-âsâr-ı pâdişâhdan dûr düşüp mütehassır kalurlar.” dediğini nakletmektedir30.

Ne var ki Fâtih Gebze’de, “Hünkâr çayırı” adıyla anılan mevkiiye yaklaşınca hastalığı birdenbire şiddetlendi ve çok geçmeden orada rûhunu teslim etti. Böylece Mısır’ın te’dîbi ve Osmanlı hâkimiyetine girmesi meselesi bir başka âna, torunu Yavuz Sultan Selîm’in saltanatı zamânına ertelendi. Yavuz’un Sünnî bir İslâm devleti olmasına rağmen Mısır Memlûkleri üzerine yürümesinin sebepleri ve kökeni yukarıda gösterdiğimiz olaylarda aranmalıdır. Fâtih’in hayatta iken farkettiği bu büyük tehlikeyi, keskin bir sezgiyle Yavuz Sultan Selîm de anlamış ve Şah İsmail’in işini bitirdikten sonra rotayı doğrudan sınırdaki Mısır’a çevirerek, büyük ceddinin yarım bıraktığı işi kesin olarak tamamlamıştır.

Akşemseddîn Hazretleri’nin mektubundan açıkça anlaşılıyor ki; Fâtih Sultan Mehmed’le Memlûklar ve bölgedeki Türkmen siyâsî yöneticileri arasındaki siyâsî çekişme, aradaki ahdin bozulmasına sebebiyet verecek yukarıdaki fiilleri nedeniyle, Âşık Paşa-zâde’nin işâret ettiği gibi gerçekten de 863/1459’danönce başlamış ve İstanbul’un fethini tâkip eden birkaç yıl içerisinde ortaya çıkan bu durum, Akşemseddîn tarafından asrın cihângîrine karşı apaçık bir düşmanlık girişimi olarak algılanmıştır.

Bu noktada Âşık Paşa-zâde’nin, Mısır’la aradaki adâvetin başlangıcını 862/1458 yılı olarak göstermesi ve Hicaz’daki su kuyuları hâdisesinin ise, Akşemseddîn Hazretleri’nin ölüm tarihi olan 763/1459’da gerçekleştiğini bildirmesi; Hazret’in bu mektubu ölümünden çok kısa bir süre önce, 763/1459’da yazdığını ve Fatih’in canını sıkıp Şeyh’in tesellisine sebep olan olayın ise Hicaz’daki su kuyuları vak’ası olduğunu net bir biçimde ortaya koymaktadır. Fâtih’e mektupta ahdini bozan Mısır’a karşı kendi devletiyle meşgul olmaktan başka bir şey yapmayıp, kendi ahdini titizlikle korumasını telkin eden Hazret, bununla birlikte İstanbul’u nasıl birlikte fethetmişlerse, icap ederse yeniden bir araya gelip “Arab diyârı” olan Mısır’ı da aynı şekilde fethedebileceklerini söyleyerek; Osmanlı Sultânı’na, gerektiğinde askerî müdâhale ile fethe varacak yolu daha o zamandan açmıştır.

Şu kadar var ki Hazret, mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra vefât etmiş; Fâtih ise, hastalığının iyice şiddetlendiği son anlarına kadar ertelediği bu fethe, ansızın gelen ölümü nedeniyle fırsat ve imkân bulamamıştır.

Akşemseddîn Hazretleri’nin Fâtih’e, Ölümünden Kısa Bir Süre Önce Göynük’ten Gönderdiği Mektup

Gıbbe hamdin min: “La yu’azzebu ‘an ‘ilmihî zerretin fî’l-ardi ve lâ fî’s-semâ'”1

Ve esere senâ’i men lâ yecrî fî mülkehû melekûtehû illâ mâ yeşâ’u ve’d-du’â men seleke’s-sebîlü’n-necât ve etba’a’l-Hudâ’i ve kam’u esâsi’l-küfr ve’l-‘adâ'”

‘Arz-ı fakîr budur ki;

Lutf idüp, râhat-ı dünyâvî râhat-ı uhrâvîye nisbet bi-menzilet-i ‘ademdür ve lezzet-i cismânî lezzet-i rûhânîye nisbet lâ-şey’dür; lâ-şey’ olan nesneye iltifât itmeyasiz. Eşedd-i belâ enbiyâya, ba’de-hû evliyâya ve ba’de-hû hulefâyadur; enbiyâ ve evliyâ silkinde münselik olduğıñuzı ni’met-i ‘azîme bilüp hîç-bir belâdan müte’ellim olmayasız, bel ki mütelezziz olasız ki, Kelâmu’llâh’da ‘usr, vâhid-i yusrayn arasında vâkı’ olmışdur. İnşâ’â’llâh akreb-i ezmânda ‘usr yusra müntehî olub, her tarafda a’dâ makhûr ve zelîl ola. Ve ol ‘ahdler ki, Bârî-yi Te’âlâ’yla bu fakîr yanında vâkı’ olmışdur; zinhâr ve zinhâr anuñ nakzından hazer idasiz, tâ ki her zamânda mansûr ve muzaffer olasız ve hîç ehad sizüñ-ile ‘ahdin nakz itmeye. Memleketüñ ahvâli sizüñ ahvâlüñüze tâbi’dür. Zîrâ selâtîn memlekete nisbet rûh gibidür bedene nisbet. Her nesne ki bedende zâhir olur, bi’l-hakîka rûhuñ eserlerindendür.

Siz sizi sâyir halk gibi zann itmeyasiz, ıslâh-ı memleketden gayrı nesneye iştigâl göstermeyesiz. Ve fakîrüñ bu tarafa gitdügine pâdişâhuñ mübârek hâtırına gubâr gelmeye ki, vâlideyn bir nice kerre mektûb göndermekden soñra âdem göndermişler, anlaruñ rızâsın tahsîl itmegiçün geldük. Ümmîzdür ki bir kaç gün bu fakîrlerüñ rızâsında olub, devâm-ı devlet ve ezdiyâd-ı haşmet du’âsına meşgûl olavuz. Eger pâdişâha huzûr-ı sûrımuz maksûd olursa, İnşâ’a’llâh ya biz anda varavuz ya pâdişâh gele. Diyâr-ı ‘Arab’ı varup bilece feth idavüz. Ammâ Türkmân’dan gâfil olmayasız, igen de ipin salıvirmeyasiz. Bilmiş olasız.

Ez’afu’l-‘ibâd Muhammed el-fakîr” (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr.: E-5862)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.