Evliya Çelebi Gözüyle Göynük

Beypazarı’ndan kuzeye mamur ve verimli yerlerden geçerek açık havada 9 saatde Sarılar Köyü’ne geldik. Geniş yayla olup 100 evli bir köydür. Buradan 7 saatde Kösebey Hanı denilen köye geldik. Buda bir dereli yerde olup 100 evli mamur köydür. Ahalisi örfi tekaliften affolunmuştur. Sultan Ahmed Han Devrinde celaliler burada bir kervan bozup 2000 den fazla Allah’ın kullarını kılıçtan geçirdikleri için buraya Nazif Paşa merhum kale gibi bir büyük han yaptırarak köy halkını oturtmuş ve gide gide köy büyümüştür. Camii hanı hamamı imareti küçük çarşısı vardır. Üzüm turşusu çok beğenilir. Ama hanının Anadolu ülkesinde benzeri yoktur. Meğer Şam yakınındaki Kadife ve Sa’sa’a hanı ola. İçli dışlı birkaç haremli 2000 at alır ahırlı başkaca develiklibeyaz sahra gibi bir meydanlı mavi kurşunla örtülü bir mamur handır.


Oradan kuzeye gidip 6 saatde (Nazlıhan) konağına geldik. Bağlı bahçeli olup safi kavaklı bir dere içinde 100 evli bir küçücük muaf Müslüman köyüdür. Hâkimi yine Nazif Paşa mütevellisidir. Bu han dahi Nazıf Paşa’nın hayratıdır. Hemen köstebek yuvası gibi bir hendese üzerine yapılmış tuhaf büyük bir hayrattır. Bütün 150 ocaktır. Burada da bir ziyafet evi vardır. Gelip gidene açık her adam başına bir parça ekmek bir sahan çorba mum ışığı ile klavuzları götürüp hizmet ederler. Buradan da hareketle Türbeli Göylük (Göynük) kalesine geldik.
Bu kaleye Torbalı Göylük derler ama doğrusu Türbeli Köylük’tür. Fakat kalesine Rum tarihlerinde Alexandr Anos derler. Bursa tekfuru tarafından yapılmıştır.
Bu kaleyi 712 (1312) senesinde Osman Gazi fethetmiştir. Bolu sancağı tekfurunda olup yüzeli akçalık nahiye merkezidir. Kethudâ Yeri kethudâ serdarı vardır. Kalesi göğe baş uzatmış bir kaya üzerinde olup boş ve harap kullanılmaz olmakla kale ağası ve neferleri yoktur. Bu şehrin iki tarafı kayalı ve dağlı bağlı olup şehir içinde bir nehir akar ki dağlarından inip çam olduklarından oluktan akar gibi akan bir ab-ı hayattır. Şehir eski ve şirin olup ahalisi hep Türktür.
Tamamı ikibin kadar çam tahtası örtülü güzel evleri vardır. Onsekiz mihrabdır. Şehir sekiz mahalle itibar olunur. Bazı mahalleleri yalçın kayalar altında olmakla parça parça kayalar her an şehre uçup düşer. Fakat Akşemsüddin (Akşemseddin) Hazretleri’nin nüfuzu bereketiyle hiç kimseye zararı dokunmaz. Kaya nereye uçsa orda zararı olup kalır. Böyle kayalar altında 200 ev vardır. Yirmi kadar çocuk mektebi vardır. Medresesi falanı yok bir latif ve havası hoş hamamı vardır.(*1)
Deresi içerisinde su değirmenleri vardır. Tamamı 75 dükkanı var. Çoğunlukla at çulu ve torba işlediklerinden (Torbalı Göylük) derler. Buralarda yerleşmiş Yahudi veya Rum’dan eser yoktur.
Göylük (Göynük) Ziyaretleri
Evvela sır kaynağı dindarların başvurduğu kendisine uyulan olgunluğun son noktası nasihatçı hakikatları söyleyen şevk erbabının piri dünya ve din sultanı kaf dağının simurğ kuşu Şeyh Hazret Akşemsüddin Mehmed Bin Hamza… Doğdukları yer Şam’da olup kendileri Hazreti Ebubehir (R.A) neslindendir. Mübarek parmaklarının bir boğumunun noksan olması da buna şahidlik eder. Bağdat Kalesi içerisinde gömülü olan Şeyh Şahabuddin Sühreverdi’nin sohbeti şerefi ile şereflendikten sonra Anadolu’ya gelip Ankara’da Hacı Bayram Veli ile meclis arkadaşlığı etmiştir.
Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethinde bulunup : “İnşallah bu kale 857 (1453) senei Rebiülevvel ayında fetholunur” diyerek İstanbul’un feth olunacağı günü tayin buyurmuş ve Allah’ın emriyle mübarek fethin dahi o gün ve o saatde olmuştur. Bu şehir içerisinde ağaçlıklı ve mesire bir yerde mübarek evlat ve torunlarıyla birlikte gömülüdür. (*2)
Eba Eyyübel Ensari Hazretlerinin mübarek kabirlerini de (yeri geldiği vakit anlatılacağı veçhile) Hazreti Akşemsüddin tayin buyurmuş ve işaret ettiği yer kazılarak lahid ve Hazreti Eba Eyyüb (Eyüp Sultan) kitabesi bulunmuştur.
Zamanın kutbu idi. Nice kitaplar telif buyurmuştur. Tıp ilminde ikinci Lokman’dı. Kendilerinden sonra muhterem mahdumları (Yusuf ve Züleyha) sahibi (Ahmed Çelebi) İstanbul’da Ayasofya Camii içerisinde (Yusuf ve Züleyha) kitabını yazmakla meşgul olarak babasının yerine onun postunu ve halifeliğini kabul etmediğinden bütün fukaraların izniyle post Akşemsüddin oğlu (Sadullah’a) Kalmıştır. Bunlarda babalarının yanında gömülüdürler. (Kaddesallahu esrarehüm). (Akşemsüddin oğlu Fazlullah)ledün ilmi sahibi olup nica bin kimseleri doğru yola götürerek babaları yerine seccadeye oturmuştur. Mezarları yine babaları yanındadır.. Akşemsüddin oğlu Şeyh Nurullah tahsil için Bursa’ya gitmişsede orada kalemtraş karnına batarak vefat etmiştir. Bursa’da Zeyniler’de gömülüdür. Akşemsüddin Oğlu Şeyh Çelebi Emrullah babalarının yoluna gitmeyip mütevelli olmuş ve nikris (damla) hastalığından vefat etmiştir. Babaları yanında gömülüdür. Doğrusu cihanı süsleyen bir tarihleri vardır. Akşemsüddin Oğlu Nasrullah ise tahsil için Acem’e gitmiş ve 7 sene kadar seyahattan sonra Tebriz’de vefat etmiştir. Bu zatı Acemistan’da niceleri Şems-i Tebrizi’nin evladı zannederek ziyaret ederler. Fakat Şems-i Tibrizi bekar iken Konya’ya gelerek Hazreti Mevlana’yı irşad etmiş ve sonra Mevlana evladından biri Şems cenaplarının kellesini kestikten sonra kellesini eline alıp yola düşerek (Hoy) şehrine gelmiştir. Halen Hoy şehrinde yatar derler.
Hazret Şemsüddin Oğlu Şeyh Muhammed Nürülhüda doğmadan ilahi meczub olacağını keşfetmiştir. Hatta doğuşundan bûluğa erdikten sonra diğer evladına Nürülhüda’nın celalinden sakının diye tembih edermiş. Bu zat camiye girip (bu cennetlik bu cehennemlik) diye kerametler gösterdiği için babası kendisine haram şey yedirerek bu halini yasak etmiş ve Fatih Hazretleri de buna Evlek denilen köyü mülk olarak vermiş orada vefat etmiştir. Hala orada gömülüdür..
Akşemsüddin Oğlu Mehmed Hamdullah ise babalarından sonra seccadeye oturmayı kabul etmeyip (Yusuf ve Züleyha) adlı eserinin telifi ile meşgul olduğu yukarıda yazılıdır. Bu zat anasının karnında iken babaları annelerinin karnına vurup (bre benim Aristo akıllı fen sahibi şair müellif oğlum) derlermiş. Allah’ın hikmeti bu zat ana karnından çıktıktan sonra sekiz yaşlarında iken divan sahibi olup (Leyla ve Mecnun) kitabını (Manzum Mevlûd)’u yazmışlardır ama Yusuf ve Züleyha’sı insanın yapabileceği bir şey değildir. Hakikaten ilahi feyze mazhar olan bir zekanın sözleridir. Bu zatın ömürleri 60 sene olup 853 senesinde vefat ederek babalarının yanında gömülmüşlerdir. 170 kadar kitap ve risale yazmıştır. Ama (kıyafetnamesi) ile Yusuf İle Züleyha’sı pek beğenilir. Allah Rahmet Eyleye… Mehmed Hamdullah’ın oğlu ise Akşemsüddin oğlu Hamdullah oğlu Mehmed Çelebi de o tarihte çok kıymetli bir inci gibi meydana çıktı.Alemi süsleyen bir Fadıl idi. Bütün arap ve acem bilginleri buna cevap vermekten aciz kalmışlardı. Zamanın güya İmam’ı Azam’ı idi. Sözün kısası bütün bilgilerde fevkalade vukuflu bilhassa güzel yazı ilminde yakut musta’sami kadar maharetli idi. Şuna acırım ki bu çelebinin mezarlarını türbedarları bilmiyorlar. Çünkü muhterem çocukları da belli olmuyor.
Sa’d oğlu Abdulkadir bu Akşemsüddin’in torunudur. Büyük babalarının kubbesi dışında gömülüdürler. Akşemsüddin oğlu Şeyh Abdurrahim azizin 40 sene sonra halifelerindendir. Tasavvuf ilminde Vahdetname adlı kitabı onların eseridir. Babasının yanında gömülüdür..
Allah hepsine rahmet eyleye…

(*1) Gazi Süleyman Paşa Hamamı : Bu hamam Şehzade Süleyman Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bir tarafı erkeklere bir tarafı kadınlara mahsustur. En güzel İstanbul hamamlarıyla rekabet edecek kadar sağlam zarif ve sanatlıdır. Yapılış sebebini köylüler şöyle anlatmıştır.
“Şehzade Süleyman Paşa evvela buraya bir cami yaptırmaya başlamış. Bir gün amelelerden biri taşı duvara kadar götürüp sonra geri getirir tekrar duvara kadar götürüp tekrar geri getirirmiş. Akşama kadar böyle hareket ettiğini gören Şehzade ameleyi yanına çağırıp sebebini sormuş. Amele de Şehzade’ye “ Sultanım beni af buyursunlar. Kulunuza su icap etti. Sular çok soğuk olduğu için gusûl abdesti alamadım. Abdestsiz de bu mübarek camiye taş koymayı reva görmedim. Halbuki muhtacımçalışmayada mecburum mecburen böyle çalışır gibi yapıyorum.”
Bunun üzerine Süleyman Paşa derhal caminin yapılmasını durdurup önce bu güzel hamamı yaptırmış.

(*2) Türbeleri Şehzade Süleyman Paşanın yaptırdığı caminin bitişiğindedir.Eski türbe zamanla haraba yüz tuttuğundan masrafları padişah hazinesinden verilerek gayet güzel ve yeni bir türbe yapılmıştır.. Türbadarı ayda bir hatm-i şerif okumakla mükelleftir.
Bu şehirde 1 gün kalıp zevk ve Safalar ettik. Oradan yine kuzeye 7 saatde Taraklı Kalesine geldik.
Taraklı Bursa tekfurunun yapısıdır. Osman Gazi’nin fethidir.Hakimliktir. 150 Akçalık kazadır. Halen kalesi virandır. Ama kasabası bağlı bahçeli akarsulu bir dere içerisinde 500 kadar mamur hanlı evli tahta ve kiremit örtülü şirin kasabadır. 11 mihrab ve 7 mahalledir. Çarşı içindeki camide güzeldir. Bir hamamı 5 hanı 6 çocuk mektebi 200 dükkanı vardır. Hepsi kaşık ve tarak yaptıklarından şehre Taraklı derler. Dağları safi şimşir ağacı olmakla halkı bunları işleyip Arap ve Acem’e gönderirler. Suyu ve havası latiftir. Bütün dağları sık ormanlık ve av yerleridir. Deresi içinden aktıktan sonra diğer bir nehir vasıtası ile Sakarya nehrine karışır.
Buradan yine kuzey tarafa gidip 7 saatte Geyve Kalesine vardık..
Aslında adı Gekve’dir. Burası İzmit Kalesi’ni yapan İskender’in akrabasından (Gekve) kadın kralın koyun çobanları için yaptığı küçük bir kaledir. O kral kadının adıyla anılır. Sonradan hafifletilerek Geyve demişlerdir. 712 (1312) tarihinde Osman Gazi’nin fethidir. 150 Akçalık şerif kazadır.
Bu taraflarda Sakarya Nehri üzerinde Sultan Bayezidi Velinin büyük ve garip bir köprüsü vardır. Burası eski zamanda büyük şehir idi. Lakin 4.Murad Han asrında Sakarya Nehri taşarak şehri su basmış sonra yine mamur olmuştur. 300 evli 1 camili 1 hamamlı 3 han 7 çocuk mektebi olup evleri tahta ve kiremit ile örtülüdür. Şehir Sakarya Nehri’nden 1 ok menzili uzaktadır. 1 kiremitli muazzam hanı olup han yakınlarında 20 kadar dükkanı vardır. Bağ ve bahçesi çok olduğundan üzüm turşusu ve Sakarya kavunu meşhurdur. 2 kavunu 1 ata yükletirler. Gayet iri ve lezzetli olur. Geyve köprüsünün yanı hep bostandır. Köprünün altından akan Sakarya nehri aşağı dağlardan çıkıp Beypazarı Nehri dibinden geçerek nice köy ve kasaba sular ve bu kocaelinden geçer. Razve adlı kasabada Karadeniz’e karışır.
Geyve’de sipahi kethüda yeri yeniçeri serdarı evkaf mütevellisi (Hazret Burhan) ziyaret yeri vardır. Bu zat Osmancık ile gelmiş olup burada gömülüdür.
Oradan kuzey tarafa köprüyü geçerek Sakarya Nehri boyunca (Ağaç Denizi) denilen ormandan geçtik. Burası bir ormandır ki; içinde şehir adamı olmayan nice garip kimseler kaybolup nice vahşi canavarlara nasip olmuştur. Defne ardıç çam ıhlamur ağaçlarının çiçeklerinin kokusundan insanın damağı kokulanır. Güneş içine asla tesir etmez. Bu ağaçlıklar içinde nice bin tahta biçecek bıçkı değirmenleri olup gemi keresteleri keserler. Bu dağlar 4 sancak sınırında olup hakka ki ağaç denizidir. Bir tarafı Bursa bir tarafı İzmit bir tarafı da Bolu ve Kocaeli sancaklarıdır. Etrafı ancak 1 ayda dolaşılabilir. Ama seçme yerleri bu Geyve Yolu üzerinde olan kısmıdır.
Geyve’den ayrıldığımızın 3.saatinde Sakarya kenarında bir yalçın kaya üzerinde Çoban Kalesi’ni gördük. Küçücük bir kaledir. İçinde adam oğlundan eser yoktur. Harap ve yebap durur. Eskiden Gekve adlı kadın kralın çobanları bu kalede oturup gelip geçenden baç alırlarmış. Aşağısı derya gibi Sakarya olup ensesi kalın dağda kale yol ise fazlaca dar olduğundan halk mecburen baç verirlermiş. Buradan geçip batıda Sakarya kenarında güneş tesir etmez bir lalelik ve akar sular kenarında kahvaltı yapıp ibadet ettik ve Allah’ın yarattıklarını seyrederek 4 saat daha gidip Sapanca Kasabası’nda konakladık.

Göynük İlçesi’nin tarihçesi derlenirken akıcı ve anlaşılır bir şekilde ilginç hale gelen bir seyyahın komşu ilçelerimiz hakkında yazdıkları da kısaca derlenerek yazımıza eklenmiştir.. Yukarıda anlatılanlar 1058 (1648) yılında yaşanmış ve yazılı olarak günümüze aktarılmıştır.

1648 Yıllarında Göynük’ten geçen Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden alınmıştır..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.